Mar 102013
 

Yüzükler Taktığınız Parmağa Göre Anlam Kazanıyor!

Günlük hayatta erkek kadın herkes parmağına yüzük takabiliyor. Yüzük parmağına bildiğiniz üzere nişan ve nikah sonrası yüzük takılıyor. Ancak günümüzde özellikle kadınların yüzükleri işaret parmağına taktığını görebiliyoruz. Tabi buda bizde merak konusu uyandırıyor. Çünkü yüzüğü işaret parmağına takan kişi sayısı oldukça fazla ve yüzüğü işaret parmağına takan kişi sayısı bu kadar fazla olunca acaba bir anlama mı geliyor? diye soru işaretleri oluşabiliyor…

İşaret Parmağına Takılan Yüzüğün Anlamı

İşaret parmağında yüzüğün tam bir anlamı yok. Yani işaret parmağında yüzük gördüğünüzde net bir anlam yüklemek yanlış olacaktır. Ancak günümüzde genel olarak kızlar ilişkileri olmadığında “şu anda ilişkim yok boştayım ve aradığım kişi karşıma çıkarsa evet diyebilirim.” anlamında kullanarak yüzükleri işaret parmağına takabiliyor. Bunun dışında işaret parmağına yüzük takmak genelde daha göz önünde olacağı ve kıyafetle uyumlu bir yüzük şık göstereceğinden dolayı işaret parmağına takılabiliyor.

Baş Parmağa Takılan Yüzüğün Anlamı

Yüzüğü baş parmağına takanlar ise özgürlüğüne düşkün ve ilişki başlaması halinde bu ilişkiye saygı duyulması gerektiğini gösterdiği söylenmektedir. Bazı kesimler tarafından baş parmağa takılan yüzüğün kişinin her türlü kısa süreli aşklara açık olduğu anlamına geldiğide söylenmektedir.

Orta Parmağa Takılan Yüzüğün Anlamı

Orta parmağa ve serçe parmağa takılan yüzükler ise güvenilir sır saklayabilen düzenli ve başarılı insanları ifade ettiği söylenmektedir. Bu kişiler sık saklayabileceğini düzeni sevdiğini ve güvenilir olduğunu göstermek istediği söylenmektedir.

Yukarıda saydığımız gibi tüm parmaklara yüzük takılabilmektedir. Ancak bunlardan yüzük parmağı dışında diğer parmaklara net bir anlam yüklemek ve buna göre hareket etmek yanlış olacaktır. Ancak konuyu tekrar açıklamak gerekirse işaret parmağı genel olarak bayanlar tarafından ilişkisi olmadığı ve yeni bir ilişkiye doğru bir kişiyle hazır olduğunu göstermek anlamında takıldığı söylenmektedir.

Evlilik Yüzüğü Neden Sol Ele Takılır?

İnsanların evlenince yüzük takmaları eski Mısırlıların inançlarına dayanıyor. Milattan 2800 yıl önce Mısır’da yaşayanlar dairenin veya halka şeklindeki cisimlerin, başlangıç ve bitiş noktalarının olmaması nedeni ile sonsuzluğu temsil ettiklerine inanıyorlardı. Yüzük evliliğin sonsuza dek süreceğini simgeliyordu. Sonra bu inanç ve adet Romalılar vasıtası ile iyice yaygınlaştı. Kazılarda o devirlere ait çok ilginç evlilik yüzüklerine rastlanılmıştır.

Evlilik yüzüğünün sol ele ve sondan bir önceki parmağa takılmasının sebebi ise modern tıbbın gelişmesinden önceki devirlere ait yanlış bir insan anatomisi bilgisidir. O zamanlarda dolaşım sistemimizdeki ana damarın sol elimizde bu parmaktan başlayıp kalbimize gittiği sanılıyordu. Böylece buraya takılan yüzükler evli çiftin kalben bağlılığını simgeliyordu. Gerçi şimdi damarların nereden gelip nereye gittiği biliniyor ama bu da bir gelenek olarak kaldı.

Mar 062013
 

Bilimsel araştırmalar “Aşkın son kullanma tarihi olur mu?” sorusuna “Olur” yanıtını veriyor. Psikolog Aylin Sezer açıklıyor…

Aşk 4 yıldan sonra bağlılığa dönüşüyor
Frederic Beigbeder’in kaleme aldığı “Aşkın ömrü 3 yıldır” isimli kitap yayınlandıktan sonra iyice hararetlenen “Aşkın son kullanma tarihi olur mu?” tartışmaları halen sürerken yapılan bilimsel araştırmalar böyle bir sürenin olduğunu doğruluyor.

Aşkın kimyası denilen, enerji, neşe, dikkat yoğunlaşması ve ödül kazanma motivasyonu olan dopamin hormonu 4 yılın sonunda tükenmeye başlıyor ve yerini ilişkilerin yürümesinde kilit rol oynayan bağlılık duygusunu artıran oksitosin hormonuna bırakıyor.

Aşkı dolu dizgin yaşayan hiçbir çiftin kabul etmek istemediği “aşkın ömrü” ile tartışmalara son noktayı koyan bilimsel araştırmalar aşkın bir süresi olduğunu doğruluyor. Kadın erkek herkesin üzerinde konuştuğu aşkın ömrü ile ilgili konuşan Anadolu Sağlık Merkezi’nden Uzman Psikolog Aylin Sezer, aşkın insanın hissettiği hiçbir duyguya benzemediğini söyleyerek, “Aşık olunca aklımızdan geçen binlerce düşünceye, kalbimizdeki duygular ve bedenimizin verdiği tepkiler eşlik eder. Duygular yoğunlaşır; mutluluk, hüzün, heyecan, huzur ve özlem aynı anda yaşanır. O kişiyi düşünmek bile vücudun tepki vermesine neden olur. Gözbebekleri büyür, vücut ısısı artar, çoğu cinsel doğrultuda olmak üzere bedensel tepkiler tüm vücutta hissedilir” dedi.

Aşkın, beynin ödül ve haz ile bağlantılı bölümleriyle ilgili olduğunu söyleyen Sezer, aşkın kimyasının enerji, neşe, dikkat yoğunlaşması ve ödül kazanma motivasyonu olan dopamin hormonundan oluştuğunu belirtti. Yapılan çalışmalarda aşık çiftlere birbirlerinin fotoğrafları gösterildiğinde, beynin ödül ve haz bölümünün aktif hale geldiğinin ortaya çıktığını vurgulayan Psikolog Sezer, “Aşık olunduğunda hissedilen heyecan ve enerji, beynin haz bölgesinin aktive olmasıyla salgılanan dopaminin eseri” diye konuştu.

Çikolata aşk hormonunu artırıyor
Yenilik ve heyecanlı aktiviteler kadar dopamin salınımını tetikleyen bir başka şeyin de çikolata olduğunu dile getiren Psikolog Aylin Sezer, ilişkilerin bitiminde çikolata yemenin iyi gelmesinin bir sebebinin de bu olabileceğini belirtti. Ayrılık kaygısına, dopaminin yarattığı etkinin eksikliğini hissetmekle bağlantılı bir çeşit yoksunluk sendromu olarak da bakılabileceğini söyleyen Psikolog Sezer, “Çikolatanın beynimizde yarattığı etki de, kaybettiğimizi düşündüğümüz ve özlediğimiz hisleri bize yaşatıyor. Benzer bir etki, Sevgililer Günü’nde de yaşanıyor. Hediye edilen, birlikte yenen çikolatalar, dopamin salgılanmasını tetikleyip, ilişkiden alınan hazzı artırıyor” şeklinde konuştu.

Aşk gidiyor, bağlılık geliyor
Yapılan araştırmalara göre aşkın ömrünün 18 ay ile 4 yıl arasında olduğunun ortaya çıktığını söyleyen Sezer, bu süre sonunda kişilerin dopaminin yarattığı güçlü etkiyle bağışıklık kazandığını ve heyecan ile birlikteliğin verdiği hazzın da azaldığını belirterek, “Evrimsel teori de ilişkilerin ömrü için biçilen dört yıllık süreyi destekliyor. Bu teoriye göre, her ilişkinin amacı üremek ve soyunu devam ettirmek. İlişkilerin çoğu başladıktan dört yıl sonra bitebiliyor ya da olumsuz bir döneme geçebiliyor, çünkü bir çocuğun her iki ebeveynin desteğiyle büyümesi gereken süre de yaklaşık olarak dört sene” dedi.

Dört yıldan sonra dopamin hormonunun azalmasıyla aşkın boyutunun değiştiğini dile getiren Sezer, bu süreden sonraki ilişkilerin yürümesini sağlayanın bağlılık duygusu olduğunu belirtti. Yapılan araştırmalarda dört yıldan uzun süren ilişkileri olan çiftler incelendiğinde bağlılık duygusunun artmasını sağlayan oksitosin hormonunun fazlaca salgılandığının belirlendiğini kaydeden Aylin Sezer, “Bir annede çocuğunu emzirirken artan bu bağlılık hormonunun, uzun süre birlikte olan çiftlerin birbirlerine sarıldıklarında da arttığı görülüyor.

Araştırmalar, oksitosin hormonun orgazm sırasında en üst seviyeye çıktığını gösteriyor. Orgazm sırasında veya sonrasında kişilerin partnerleriyle sonsuza dek birlikte olmayı isteme hissi yaşamalarının bir sebebi de bu. Oksitosini, yani bağlılık duygusunu artırmanın en direk yolu dokunmaktan geçiyor. Masaj yapmak, sarılmak, öpüşmek ve sevişmek, bu hormonun salgılanmasını artırarak, bağlılık hissini güçlendiriyor” dedi.

Haz 112012
 

Yapılan yeni bir araştırmaya göre kadınlar kirli sakallı erkekleri daha çekici ve erkeksi buluyor.

                                                                                                                                                                                                       Behavioral Ecology isimli dergide yayınlanan yeni bir araştırmaya göre kirli sakal diye tabir edilen görüntüye sahip erkekler daha çekici ve erkeksi geliyor. Bunun sebebi çenenin daha geniş ve maskülen görünmesi olabilir.
Yapılan başka araştırmalarda da sakallı erkeklerin daha zeki, kendinden emin ve olgun göründüğü ortaya çıkarılmıştı.
Haz 072012
 

Şehirde yaşayan, eğitimli, meslek sahibi kadınların mutlu seks hayatları olduğunu düşünürken yanılıyor muyuz? Seda Kaya Güler, “Kıpkırmızı” kitabında o çok tanıdık gelen şehirli kadının yatak odasına giriyor ve bakın neler anlatıyor…

Seda Kaya Güler
“Bugün pek çok insan aylarca, yıllarca sevişmeden duruyor, yaşıyor. Kimi tatminsiz ve mutsuz yaşıyor, kimi bu tatmini başka alanlara kaydırıyor; kendini işe veriyor, spora yöneliyor, hobiler buluyor veya çocuklarına bağımlı ve çocuklarını da kendine bağımlı yapan annelere dönüşüyorlar.” Bu tanımlama size de çok tanıdık geldi mi? Belki kendi hayatınızdan belki de yakınınızda gözlemlediğiniz kadınlardan…

Gazeteci-yazar Seda Kaya Güler, evlenmiş ve boşanmış otuzlarında bir kadının aşkı, seksi ve cinsel tatmin arayışının hikayesini anlattığı “Kıpkırmızı”da o yakınımızdaki kadınları ya da aynaya baktığımızda gördüğümüz kadını anlatıyor aslında. Cüretkarca ama çoğu erkek yazarın kaleminden alışık olduğumuz gibi pornografi sınırına kaçmadan “seks”i anlatışına bayıldığımız Seda Kaya Güler’e kadınlara, aşka ve sekse dair merak ettiklerimizi sorduk.

Bir kadın gazeteci olarak, bir kadının seks hayatını yazdığınız için eleştiri aldınız mı? Seks, toplumda ‘hafif konular’ listesinin başında geliyor ne de olsa…

Almadım. Seks bana göre en önemli konulardan biri. Kadın cinselliği de feminizmin gündeme taşıdığı konularından biri. Kadının cinselliğini yaşama hakkı, kendi bedeni üzerinde söz sahibi olması, kürtaj hakkı gibi günümüzde yaşanan tartışmalar önemli konular. Çünkü bir kadın, eğer korunmazsa, girdiği her ilişkiden hamile kalabilir. Senaryosu Oscar alan “Juno” adlı filmde ilk ilişkisinden hamile kalan Juno, erkek arkadaşına,“Benim seviştiğimi herkes öğrenecek, seninkini bilmeyecek” der.

Cinsel ilişkinin bedeli var ve bunu kadın çekiyor/ödüyor/üstleniyor. Dolayısıyla kadının bedenini, kendini, cinselliği bilmesi, keşfetmesi lazım; ama bizim gibi toplumlarda bırakın sevişmeyi, bu konular hakkında bilgi bile verilmez. Kendi bedenini tanımadan evlenir ve anne olur kadınlar. Bir de cinsel haz var tabii. Kitapta sözünü ettiğim. Cinsel tatmin de çok önemli bir konu.

Kıpkırmızı’da bir kadının mutlu seksi keşfedişi var ve siz onun bu keşfini anlatırken detaylı bir şekilde seksi anlatmış oluyorsunuz. Ama seksi yazarken pornografiye taşırmadan ‘edep’li bir sınırda duruyorsunuz. Nasıl belirlediniz bu sınırı?

Daha önceki kitaplarımda da seksi anlatmaya çalışmıştım. Ama bu kez direkt olarak seksi yazmak istedim. Hatta adını bile “seks” koymak istedim. Seksi alan bir filmde, Türk filmlerindeki gibi o konuya gelince kareyi dondurmak olmazdı. Anlatmak lazım. Burada da her zaman olduğu gibi kadınlar yardımcı oldu. Onların anlatımları, cümleleri belirledi sınırı.

Şehirde yaşayan, eğitimli, belli bir gelir düzeyinde kadınların mutlu seks hayatları olduğunu düşünürken yanılıyor muyuz?

Kadın sorunları deyince aklımıza hemen kırsal kesim, eğitimsiz, varoşta yaşayan kadınlar gelir. Eğitimli kadınlar, meslek sahibi kadınların hayatında her şey normal sanırız. Değil. Bu ülkede yaşıyorsanız kadın olmanın zorluğunu her kesimdeki kadın yaşıyor. Bir şirketi idare etse dahi, eve gittiğinde yemekle, çocukların dersleri, okuluyla, evin idaresiyle ilgilenmek zorunda. Kendisi yapmasa bile organize etmek zorunda. Cinsellik de dahil buna. Bazı kesimlerin çalışan kadına “kolay kadın” muamelesinin yapıldığı bir toplumda yaşıyoruz.

Kadınlar iş hayatında kariyer basamaklarını çıkarken çalışma arkadaşlarından gelen topları da karşılamak zorunda kalıyorlar. Erkeklere hak görülen pek çok şey kadın yaparsa farklı algılanıyor. Bir şirkette çalışanlar aşk yaşarsa kadın işinden oluyor. O yüzden hareketlerine çok dikkat etmek zorunda. Ailesine de hesap vermek zorunda. Ama aşk da yaşamak istiyor, cinselliğini de. İki arada bir derede kalıyor genellikle. Belli bir yaştaki kadınların çoğu genelde yalnız. Ya hiç evlenmemiş, cinselliği hiç tatmayanlar da var aralarında ya evlenip boşanmışlar ve yaşıtları erkekler genç kızlarla ilgilendiklerinden yalnızlar. Buna ünlü isimler de dahil.

Kitaptaki kadın kahraman evli olmasına rağmen mutlu bir seks hayatı yaşamamış, nasıl olduğunu bilmiyor. Genel olarak kadınlara bakınca cinsellik hakkında ne biliyorlar dersiniz?
Benim kitapta anlattığım kadının çoğunluğu temsil ettiğini düşünüyorum. Nitekim bana gelen mektuplar da, “Sanki beni anlatmışsınız” diye başlıyor. Kapalı kapılar ardında neler yaşandığını bilemeyiz. Dışarıdan bakıldığında çok seksi görünen bir kadının aşk hayatı çok renksiz olabiliyor ya da tam tersi söz konusu olabiliyor. Ama kitabı okuyanların, “Böyle bir erkek var mı?” diye sormaları haklı olduğumu gösteriyor.

Cinsellik hakkında çok az şey biliniyor ve yaşayarak öğreniliyor. Eğer partner iyiyse ve ten uyumu da varsa mükemmel bir cinsellik yaşamak mümkün. Ama tersi söz konusuysa berbat. Bu durumda erkek çözümü başka kadınlarda buluyor. Kadın için bu o kadar kolay değil. Çünkü erkeğin bu arayışına hoşgörüyle bakan toplum, kadına aynı gözle bakmıyor. Mümkünse kadının hayatında bir erkek olması isteniyor. Bu durumda partneriyle uyum sağlayamıyorsa kadın, cinselliğini yaşayamıyor.

Kadınlar cinselliklerini istedikleri gibi yaşayabiliyorlar mı?

Yaşayanlar var elbette, yaşamayanlar çoğunlukta. Çünkü hâlâ toplum olarak kadının cinselliğini yaşamasına tepkiliyiz. Ve de çok ikiyüzlü bir tavır sergiliyoruz. Evlenirse her şey mubah. Bu durumda 13-14 yaşındaki kızları bile yatağa sokmakta bir mahzur görmüyoruz; ama evlenmemişse, isterse 40 yaşına gelsin, ilişki yaşamasına karşı çıkıyoruz. Bu da toplumun kadına bakışını gösteriyor. Kadını birey olarak görmek istemiyor ve hayatına hep birilerinin, tabii erkeklerin karar vermesini istiyoruz. Buna karşı çıkan kadınları da ahlaksız olarak görme eğilimindeyiz.

Kadınlar seksten ne anlıyor, erkekler ne anlıyor?

Kadınlar daha romantik bakıyor. Baştan belirli kuralları var. Önce beğenmek istiyor, aşık olmak… Hiç tanımadığı bir erkekle yatağa girmek kolay değil. Duygusal şeyler istiyor. Bu nedenle bir kez yatağa girdiyse, ilişkinin devam etmesini istiyor, bekliyor. Erkek için daha farklı.

Seks konusunda kadınlarla erkekler ne olursa eşitlenir?

Birbirlerine anlayış gösterdikleri, kendilerine yapılmasını istemediği şeyleri bir diğerine yapmadıkları, çiftlerin birbirlerine bağımlı değil bağlı olmayı seçtikleri, kadın erkeğin farklı ve eşit olmayı kabullendikleri ve bu farklılıkların birbiri üzerine hakimiyet kurmayı gerektirmediğini öğrendikleri zaman…

“Daha mutlu toplum için daha mutlu kadınlar, daha mutlu kadınlar için sevişebilen kadınlar gerekir” mesajı aldım ben kitaptan. Sizce kitabın motto’su ne olabilir?

Mutlu bir cinsel yaşam önemli tabii. Her insanın ihtiyacı. Olmayınca da yaşanıyor elbette. Bugün pek çok insan aylarca, yıllarca sevişmeden duruyor, yaşıyor. Kimi tatminsiz ve mutsuz yaşıyor, kimi bu tatmini başka alanlara kaydırıyor; kendini işe veriyor, spora yöneliyor, hobiler buluyor veya çocuklarına bağımlı ve çocuklarını da kendine bağımlı yapan annelere dönüşüyorlar.

Kadınların bedenleri konusunda verecekleri kararlar toplum ve daha da önemlisi erkekler tarafından belirleniyor hep. Erkeklerin kürtajı tartışıp sonunda yasaklamaya ya da süreyi kısaltmaya karar vermelerine ne diyorsunuz?

Hiçbir kadın güle oynaya kürtaj olmaz. Bu kararı kolay vermez. Hamile olduğunu öğrendiği zaman karmaşık duygular içinde olur. Çok düşünür, çok sorgular. Her kadın anne olmak ister ama anne olmak istemeyen kadınlar da var. Nedenleri de var.

Hiçbir şey nedensiz değildir. O kararı vermesinin de haklı ve zorunlu nedenleri vardır mutlaka. Ve hemen hemen her kadın için her kürtaj bir travmadır. Bunun sonuçlarını hep içinde yaşar. Ama öyle olması gerekmiştir. Kadının bu hakkı vardır. Çünkü bebeği 9 ay karnında büyütecek olan, doğuracak olan kadındır. 

Hamile olduğu öğrenildiğinde istenmeyen sonuçlarla karşılaşacak olan da kadındır. O ödeyecektir eğer o bebek istenmiyorsa bunun bedelini. Dolayısıyla karar ona aittir. Doğacak olan bebeğin ruh sağlığını, geleceğini de etkiler bu karar.

Anne mutsuzsa, psikolojisi bozuksa bebek de anne karnında mutsuz olacaktır, bozuk kanla beslenecektir. Bebekler anne karnındayken her şeyi kaydediyorlar. Onlar adına da bu kararı onları tanımayan bir erkek, devlet, diyanet veremez. Ayrıca kürtajı cinayet gören toplumun kocaları veya yakınları tarafından öldürülen kadınlar konusunda hiç ses çıkarmamaları da düşündürücü.